Mehmet Âkif’in çocukluk arkadaşı olarak Fatih Camii

e-Posta Yazdır PDF

Cevat AKKANAT

 

Değerli Âkif Dostları,

Yolum İstanbul’a düştüğünde Fatih Camii’ne uğramadan edemem… Bunda iki maksadım var. Fakat ben bunları şimdi değil, tebliğimin sonunda açıklayacağım…

Şahsiyet ile mekân arasında kuvvetli bir münasebet olduğunu, buna bağlı olarak, bir sanatçının dünyasını tahlil ederken mekân tasvirinden faydalanmanın büyük faydalar sağlayacağını sanırım kabul edersiniz.

Bu anlamda, Mehmet Âkif’le “Cami” arasında mükemmel bir uyumun bulunduğunu, bu uyumdan ötürü de, Âkif’e “Camideki Şair” unvanını vermekte bir sakınca görmediğimizi hatırlatırım.

Kuşkusuz, Âkif’in bu şanlı istiareyle anılmasında pek çok camiyle olan diyaloğu etkendir. Gerek itibâri eserlerinde, gerekse şahsi hayatında camiler onun iç içe olduğu mekânlardır. Hatta diyebiliriz ki, cami, onun hem oyun bahçesi, hem çarşısı pazarı, hem de cihat alanı olmuştur. Bu noktada, Beyazıt Camii, Sülaymaniye Camii, Balıkesir Zağnos Paşa Camii, Kastamonu Nasrullah Kadi Camii,  Fatih Camii, Âkif’le aynîleşen belli başlı camilerdir.

Biz bunlardan sadece birisine, Fatih Camii’yle olan münasebetine temas edeceğiz.

Mehmet Âkif, Safahat’ın ilk şiiri olan “Fâtih Camii”ne şöyle başlar:

Bu mukaddes mabedin üstünde ruhlar akın akın parlamakta, bu ulvî kubbenin altında nurlar dalga dalga coşmaktadır… Sabahın baygın ruhu sanki cisimleşmiş de İlahî Güzellik, semâda, yahut sanki Sînâ’daki gibi yere inmiş… Tabiat, karanlığın örtüsü altında uykuya dalmışken, o sanki gecenin nurlu kalbidir, uyumadan bekler. Evet, o bir kalptir, bir coşkulu aşık kalbi; ki içinden her an binlerce inleyen zikir yükselir. Cephesinde İslâm’ın göğsündeki yüce anlam görünür. O göğsün feyizli nefesleriyle sanki bir yığın taş, kıyam etmiş ve yükselmiş, aydınlığın timsali olmuştur. Nasıl aydınlık timsali olmaz ki? Şu pek sakin duran duvar, asırlardan beri bâtılın saldırılarına karşı, bir kere dahi yılmadan, usanmadan göğüs germektedir. Bu bir mâbed değildir, Allah’a yükselmiş ibadettir. Bu bir görüntü değildir, sanki Hakk’a ulaşan bakıştır. Şüphesiz semadan inmemiştir, fakat semavîdir: Zemînî olmayan (İlâhî) bir feyzin tecellisiyle doludur…[1]

Millî şairimiz, çocukluğunun en güzel dönemlerini ve öğrenim hayatının ilk yıllarını bu camide yaşamıştır. Hem şahsi hatıraları, hem de medeniyetimiz içindeki yerini yüksek bir bilinçle kavramış olması, Âkif’e, Fatih Camii’ni girizgâh yaptırmıştır.

Fatih Camii’nin medeniyetimizdeki yeri… “Konstantiniyye elbet bir gün fethedilecektir. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir.”  müjdesi gerçekleşmiş, Bizans'ın kapılarından içeri girilmiş, emanet sonunda teslim alınmıştır. Fatih Sultan Mehmet, şehrin anahtarını hocaları Akşemseddin, Molla Hüsrev, Molla Gürânî ile birlikte teslim almıştır. Fakat İstanbul viran haldedir…

Öyleyse bu beldeyi kutlu bir Müslüman şehri yapmalı, bayındır hale getirmelidir.

“Fetih babası Sultan Mehmed Han Hazretleri”, bânîsi olacağı muazzam bir eseri şehrin hâkim bir tepesine ve kendisine yakışacak nitelikte inşa ettirmeliydi. Bu düşünce sayesinde, İstanbul, kendi toprağında vücut bulacak ilk selâtin camiye ve onunla birlikte, o yıllarda eşi benzeri olmayan muazzam külliyeye fethedilişinin 17. yılında kavuşacaktır…

Medeniyet Değiştiren İnşa…  

Şehri fetheden sultanın sıfatını taşıyan Fatih semti, İstanbul’un kuruluşundan itibaren dinî roller üstlenmiş bir beldedir. Haliç’e doğru uzanan vadilerin bu ‘dördüncü tepesi’nde vaktiyle Constantinus’un anıt mezarı ve daha sonra onun yerine yapılan Havariyun Kilisesi bulunmaktaymış. Bizanslıların en kutsal kiliseleri arasındaki bu yapı harap hale gelince Fatih Sultan Mehmet buradaki eski kalıntıları bütünüyle temizletmiş ve Ayvansarayî Hafız Hüseyin’in Hadikatü’l Cevâmî’deki ifadesiyle, bu “Şerefli Cami”yi yaptırmıştır.

Cümle kapısının üstünde “Hattat Sofî oğlu Ali’nin kalemiyle” yazılmış olan “tarih” kaydına göre Fatih Camii’nin inşasına 1463’de “binlerce büyük evliyânın duası ile” başlamıştır. Evliyâ Çelebi eserin bitiş tarihinin şu mısra ile kayıt altına alındığını yazar: “Şeyyed Allahü erkânuhâ”.  Ebced hesabıyla tarih hicrî 875’dir (1470).

İlk dönemlerinde Ayasofya’dan ayırmak maksadıyla “Yeni Camii”  (Cami-i Cedîd) adıyla da anılan Fatih Camii'nin en büyük özelliği “büyük bir külliyenin merkezine yapılmış” olmasıdır. Büyüklükte Ayasofya’dan sonra ikinci gelen Fatih Camii ile külliyenin mimarı, Atik Sinan (Azatlı Sinan) olarak bilinen Sinaüddin Yusuf bin Abdullah'tır.

Fatih Külliyesi, İstanbul’a Türk döneminin karakteristik manzarasını kazandıran büyük külliyeler dizininin ilk halkasıdır. Külliye, o döneme kadar Türk-İslam mimarisince yapımı gerçekleştirilen en büyük bina kompleksidir. İstanbul’un ilk üniversitesi sayılan Fatih Külliyesi, simetrik bir düzen içinde tasarlanmıştır. Bünyesinde, günümüzde Akdeniz ve Karadeniz medreseleri olarak anılan Sahn-ı Seman (Yüksek Öğretim) ve Tetimme (Orta Öğretim) medreseleri, darüşşifa (hastane), tabhane (misafirhane), aşevi, kütüphane ve hamam gibi yapılar bulunuyordu. Ayrıca, sekiz Sahn-ı Seman medresesinin (semâniye) her birinde birer kütüphane vardı ve hatta dokuzuncusu cami içinde oluşturulmuştu. Külliye içinde bunlardan başka; türbeler, kervansaray, çarşı ve hamam bulunmaktaydı.

Fatih Camii, ibadet vakitlerinin dışında öğrencilerin derslerine tahsis ediliyordu.  İsteyenler kütüphanedeki kitapları mütalaa edebiliyor, hattâ halk için konferanslar düzenleniyordu. Ayrıca bu cami, içinde kitap müzayedesi bile yapılan devrinin en geniş toplantı yeriydi.

Külliyenin merkezi olan camii tertibi, Türk mimarlığının doğal gelişim aşaması olarak görülmektedir. Fatih Camii, Edirne’deki Üç Şerefeli Cami ile Beyazıt ve Süleymaniye camileri arasında, Türk büyük cami mimarisinin önemli bir halkasıdır.

Depremler ve Yeniden İnşa…

İstanbul’un ilk selâtin camii olan Fatih Camii, bugün artık ilk hâliyle mevcut değildir. Zira, İstanbul'da meydana gelen depremlerden ilk Fatih Camii büyük zararlar görmüştür. Örneğin, “Küçük kıyamet” olarak anılan 1509 depreminde kubbesi çatlamış, sütun başlıkları parçalanmış, minaresi yıkılmış, bu arada külliyenin darüşşifa, imaret ve medrese gibi bölümlerinin kubbelerinde hasarlar oluşmuştur. 1557 ve 1754 depremlerinde yeniden hasar gören cami onarılmakla birlikte, 1766 depremine dayanamamıştır. Bu son depremde büyük kubbesi tamamen çökmüş, duvarları da tamir edilemeyecek şekilde yıkılmıştır. Sultan III. Mustafa önce türbe ve külliye binalarını yaptırmış, ardından Fatih Camii’ni 1767-1771 yılları arasında Mimar Mehmed Tahir Ağa'ya yeniden inşa ettirmiştir.

Fatih Camii’nin başına gelenler bu kadarla sınırlı değildir. 1782'deki Cibâli yangınında avlusu yanmıştır. 17 Ağustos 1999'daki Marmara depreminde de ağır hasar görmüş, kubbede çatlaklar, minarelerdeki taşlarda oynamalar oluşmuş, bunların tamiratı için gerekli çalışmalara girişilmiştir.

Mimarî Özellikleri…

İlk Fatih Camii’nin düzeni ondan hemen sonra inşa edilen Atik Ali Paşa Camii’nin büyük çaplı bir benzeriydi. Bu plân Konya’daki Selimiye Camii’nde de tekrarlanmıştır. Fatih Camii’nin ilk yapımında, cami alanını geniş tutmak için duvarlar ve iki ayak üzerine bir kubbe oturtulmuş ve bunun da önüne bir yarım kubbe ilave edilmişti. İlk Fatih Camii’nde ortada bir büyük kubbe ile mihrap tarafında bir yarım kubbe ve yanlarda daha alçak üçer küçük kubbeli bölümler bulunduğu eski resimlerden anlaşılmaktadır. Cami,  etrafı revaklarla çevrili bir iç avluyu takip eden bir son cemaat yerine de sahipti. Camiye mukarnaslı bir taç kapıdan girilmekteydi. Caminin mihrabında ise orta mekânın yarısı boyutlarında yarım kubbe bulunmaktaydı.

Yeni yapılan Fatih Camii ise ilkinden tamamen farklı bir plân şemasına sahiptir. Caminin ikinci defa yapılışında payandalı camiler plânı uygulanarak küçük kubbeli sivri bir bina meydana getirilmiştir. Caminin ana mekânını, dört fil ayağı payeye oturmakta olan merkezî kubbe ve bu kubbeyi destekleyen dört yarım kubbe oluşturmuştur. Bu yarım kubbelerin etrafında ikinci derecede yarım ve tam kubbeler bulunmaktadır. Kubbelerin dış kasnakları sekiz köşelidir ve kemerlere oturur. Kemerler genellikle kırmızı taş ve beyaz mermerlerle işlenmiş, mihverdekilerde ise yeşil taş kullanılmıştır. Alt ve üst pencerelerin çevresi geniş silmelerle donatılmıştır. Söveler mermerdendir ve gayet geniş, kuvvetli silmelerle belirtilmiştir. Bu düzen klâsik mimariye uymakla birlikte, payelerin yarım yuvarlak köşe pahları (eğri kesilmiş kenarları), kemer ve yarım kubbe başlangıçlarını ayıran kademeli profil silmeleri ve iç yüzeyleri kaplayan kalem işi nakışlar barok üslubunun etkilerini yansıtmaktadır. Caminin tamamen mermerden hünkar mahfili ve onun da dışında, Karadeniz tarafına bakan iki kârgir odası vardır. Mihrabın yaşmağı mukarnaslıdır. Yaşmağın üzerinde tek satırlık bir ayet vardır. Caminin alçı pencereleri son devirlerde harap olduğundan değiştirilmiştir. Avlu kapısının yanındaki yangın havuzu Sultan II. Mahmud tarafından 1825 yılında yaptırılmıştır.

Avlunun biri kıblede, ikisi yanda üç kapısı vardır. On iki dilimli olan minare, cami ile büyük bir ahenkle birleşmiştir. Akdeniz tarafındaki medreselere bakan minarenin kürsü kısmında, taşa işlenmiş olan güneş saati 15. yüzyılın ünlü âlimi Ali Kuşçu’nun bir hâtırasıdır. 19. yüzyıla kadar tek şerefeli olan minarelere bu yüzyıl içerisinde birer şerefe eklenerek minareler yükseltilmiş, aynı yüzyıl sonlarında da bunların külahları taştan olmak üzere yenilenmiş ise de, bunlar 1966-67’de tekrar kurşun kaplı ahşaba çevrilmiştir.

Fatih Döneminden Kalanlar ve Kaybolanlar…

Fatih Camii’nin ilk yapısından bugüne ulaşılabilen unsurlar arasında, camiin taç kapısı, mihrabı, kürsülerinden şerefe altlarına kadar yükselen minare gövdeleri, şadırvan avlusunun üç duvarı ve bu avlu ortasındaki sekiz köşeli şadırvan ile eski dış avlu kapısı (Çorba Kapısı) vardır. Caminin son cemaat yerinin iki başındaki pencere üstlerindeki çini panolar ile avlunun cümle kapısı dışındaki pencere üstlerindeki yeşil porfir üzerine gömme besmele ile Fâtiha Sûresi de Fatih devrinden kalma eserler arasındadır.

Caminin taç kapısı, Edirne’deki Üç Şerefeli Cami’ninkiyle benzer özellikler gösterir. Selçuklu etkileri görülen olağanüstü güzellikteki taç kapının içi ve dışı tamamen mermerdir. Camiin iç avlusu, İstanbul’da şadırvanlı avluların ilki olmasına rağmen, sadelik, âhenk ve orantılarındaki zarafetle, seviyesine erişilememiş bir eserdir. Orijinal şadırvan ise sivri külahlı, baklava başlıklı, sekiz direk üzerine dayalı, saçaklı ve içi ahşap kubbelidir. “Çorba Kapısı” denilen dış avlu kapısı, her iki tarafta yedişer dilim ve bir tepelikle taçlandırılmış, iç yüzü yeşil taş kakma ile süslenmiş nadir bir eserdir. Günümüzde, bu süslemelerinin bir benzeri yoktur. Orijinal bir Fatih devri eseri olan “Çorba Kapısı”, mimarîde az rastlanan bir üslûba, “Baba Nakkaş Üslûbu”na örnektir.

Camiin büyük avlu duvarlarından çoğunun yıkılması; diğer kapıların zaman içinde tamamen yok olması, kıyaslanabileceği bütün örnekleri ortadan kaldırmıştır. Kaybolanlar arasında kervansaray ve hamam da vardır. Arsasına sonradan bir askerî rüştiye yapılan kervansaray 1766 depreminde yıkılarak; Fatih Külliyesi’nde camiden önce yapılmış olan Irgatlar (Karaman) Hamamı ise I. Dünya Savaşı sırasında yanarak kaybolmuşlardır.

Camideki Diğer Değerler

Medreseler: Külliyenin camiden sonraki en önemli unsuru medreselerdir. Caminin iki tarafında yer medreseler zaman içinde çeşitli tamirat geçirmiştir. Bir kısmı ise yol yapım çalışmalarında tamamen yok edilmiştir. Günümüze bu medreselerden sekiz tanesi ulaşmıştır.

Türbeler: Fatih Camii'nin çevre duvarı içinde yer alan türbe Fatih Sultan Mehmed'e aittir. Bu türbe, mihrabın önünde yapılan ilk türbeden farklıdır. İlk bugüne hiçbir iz kalmamıştır. Şimdiki türbe 1766 depreminden sonra yapılmıştır. 1784 yılında Sultan Birinci Abdülhamid tarafından kapı sövesi değiştirilerek üzerine bir ayet ve kıta yazdırılmıştır. Fatih Türbesi, Sultan Abdülaziz tarafından 1865 yılında ikinci defa tamir edilmiş; altın nakışlar ve sürme pencereler yapılmıştır.

Külliyenin kıble yönünde Fatih Sultan Mehmed’in eşi Gülbahar Hatun`a ve Sultan II. Mahmud`un annesi Nakşidil Sultan`a ait türbeler de yer almaktadır. Nakşıdil Sultan Türbesi vaktiyle külliyenin önemli bir parçası olan darüşşifanın yerine yapılmıştır. Bunların dışında külliyenin haziresinde devlet adamlarına ait türbe ve mezarlar vardır.

Kütüphane: Caminin kıble yönünde, camiye bitişik bir kütüphane binası 1724 yılında inşa edilmiştir. Bu kütüphanenin biri dışarıya, diğeri ise camiye açılan iki kapısı vardır ve kubbelidir.

Bunların dışında, camii içinde güzel hatların, su içilebilen bir çeşmenin bulunduğunu, halısının Sultan İkinci Abdülhamid tarafından Hereke'de özel olarak dokutturulduğunu kaydedelim. Diğer camilerden farklı olarak Fatih Camii’nde bir resim tablosu olduğunu da burada belirtelim. Bu tabloda bir dünya küresi, merkezinde Kabe-i Muazzama, yanı başında Medine-i Münevvere çizilmiş, bunlara Topkapı Sarayı ile Hicaz Demiryolu eklenmiştir. Sarayın balkonunun üzerine bir rahle yerleştirilmiş ve üzerine Kur’an-ı Kerim konmuştur.

Fatih Sultan Mehmet’ten Mehmet Âkif’e

İstanbul’un ilk selâtin camii olarak kayda geçen Fatih Camii, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmıştır. Fakat camiin “selâtin” oluşuna farklı boyutlarda Sultan Bayezid Veli (II. Bayezid), Sultan IV. Mehmed,  Sultan III. Ahmed, Sultan III. Mustafa, Sultan II. Mahmud, Sultan I. Abdülhamid ve Sultan II. Abdülhamid de katkı sağlamışlardır. Bu katkıların sonuncusunu şairler sultanı Mehmet Âkif yapmıştır.

Son Söz

Konuşmamın başında, Fatih Camii’ni ziyaret edişimle ilgili iki sebepten söz etmiş, sözlerimi bitirirken açıklayacağım vaadinde bulunmuştum: İlki, Âkif’in çocukluk arkadaşını ziyaret etmenin keyfiyetini yaşamak, ikincisi ise günümüz şairlerine bu mekânda tesadüf etme ümidi… Bunlardan ilki, benim için bir yenilenme, yeğnilenme vasıtası, müstesna bir hayat sahnesi oluyor. İkincisi, beni mahveder…

Evet, Âkif, yukarıda sözünü ettiğimiz “Fâtih Camii” şiirinin bir bölümünde, Fatih Camii Medresesi’nde müderrislik yapan babası Temiz Tâhir Efendi’yle olan hatıralarını şöyle yâd eder:

Sekiz yaşında kadardım. Babam gelir: ‘Bu gece,

Sizinle câmie gitsek çocuklar erkence.

Giderseniz gelin amma namazda uslu durun;

Merâmınız yaramazlıksa işte ev, oturun!’

Deyip alırdı beraber benimle kardeşimi.

Namâza durdu mu, hâliyle koyverir peşimi,

Dalar giderdi. Ben artık kalınca âzâde,

Ne âşıkane koşardım hasırlar üstünde!

Fatih Camii, bugün de böylesi ‘âşıkâne’ koşular yapanların cennetidir.  Yollarımızın cennette kesişmesi dileğiyle…

Kaynaklar:

Ayvansarayî Hafız Hüseyin, Camilerimiz Ansiklopedisi (Hadikatü’l-Cevâmi), C. I, Tercüman Aile ve Kültür Kitaplığı Yay., İst., 1987.

Evliya Çelebi, Tam Metin Seyahatnâme, (Haz. Mümin Çevik), Üçdal Neşriyat, C. 1-2, tarihsiz.

http://www.istanbul.gov.tr/Default.aspx?pid=227

Mehmet Âkif Ersoy, Safahat (Haz. M. Ertuğrul Düzdağ), Gonca Yay., 3. Bas., İst., 1989.

Murat Belge, İstanbul Gezi Rehberi, Tarih Vakfı Yurt Yay., İst., 1997.

Nâzende Öztürk, Bir Fatih Devri Avlu Kapısında Baba Nakkaş Üslubu, Arkitekt dergisi, Mayıs-Haziran 2003.

Nâzende Öztürk, Fatih Külliyesinde Çorba Kapısı, Akademik Araştırmalar Dergisi, Şubat-Nisan 2003.



[1]Bu kudsî ma'bedin üstünde tâbân fevc fevc ervâh/Bu ulvî kubbenin altında cûşan mevc mevc envâr./Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru;/Semâdan yâhud inmiş hâke, Sînâ-reng olup, Dîdâr!/Tabiat perde-pûş-i zulmet olmuş, hâbe dalmışken,/O, gûya kalb-i nûrânîsidir leylin, durur bîdâr. /Evet bir kalbdir, bir kalb-i cûşâcûş-i âşıktır,/Ki cevfinden demâdem yükselir bin nâle-i ezkâr. /Nümâyan cebhesinden Sadr-ı İslâm'ın meâlîsi:/O sadrın feyz-i enfâsıyle gûyâ bir yığın ahcâr, /Kıyâm etmiş de, yükselmiş de bir timsâl-i nûr olmuş./Nasıl timsâl-i nûr olmaz? Şu pek sâkin duran dîvâr,/Asırlar geçti hâlâ bâtılın pîş-i hücûmunda,/Göğüs germektedir, bir kerre olsun olmadan bîzâr: /Bu bir ma'bed değil, Mâ'bûd'a yükselmiş ibâdettir;/Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr./Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir:/Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.”

tybbl

Telefon: 0312 232 05 71 - 72

Adres: Sümer 1. Sok. No:11 Kızılay/Ankara

E-posta: tyb@tyb.org.tr