Türk Milli Eğitimi'nin Mehmet Âkif Algısı

e-Posta Yazdır PDF

Sezai COŞKUN[1]

Modernleşmenin toplumsal ve siyasal alandaki en önemli görünüm biçimlerinden biri ulus devletlerle gerçekleşmiştir. Ulus devletler, gereksinim duydukları ulusu ‘inşa etmek’ için Althusser’in kavramsallaştırmasıyla ifade edecek olursak ‘ideolojik aygıtlara’ ihtiyaç duymuşlardır. 19. yüzyıl sonu, 20. yüzyıl başlangıcında medyanın henüz bugünkü kadar toplum mühendisliği için işlevsel olmadığı dönemlerde edebiyat, en kullanışlı ideolojik aygıtlardan biridir. Şüphesiz önceki yüzyıllarda da egemen yapılar, edebiyatı, otoritelerinin temini ve devamı istikametinde kullanmışlardır. Ancak ulus devlet, edebiyatı bir mühendislik unsuru haline getirmiş ve edebiyat bir ‘araca’ dönüşmüştür. Edebiyatla egemen yapılar arasındaki bu ilişki biçiminde karşımıza çıkan en açıklayıcı kavram, ‘kanon’dur. Bu kavrama geçmeden önce, ‘millî eğitimin’ egemen yapıların toplumu biçimlendirme ve bilinçlendirmeleri için en çok kullanılan alanlardan biri olduğu da belirtilmelidir. Milli eğitimde öğretilen edebiyat, adeta ulusal kanonun ekseninde inşa edilmek istenen yeni insan ve yeni toplum tipi için çift yönlü bir ‘imkana’ sahiptir. Türk milli eğitim sisteminin cumhuriyet döneminde edebiyatı hangi zihnî perspektifte algıladığına ve bu doğrultuda özel olarak Mehmet Âkif’in bu perspektif içerisinde nasıl bir yer tuttuğuna geçmeden önce ‘kanon’ kavramına ve bunun Cumhuriyet ideolojisinde nasıl kullanıldığında kısaca bakmak yerinde olacaktır.

Tarih içerisinde farklı anlamlar yüklenerek günümüze kadar gelen ‘kanon’, daha ziyade kilisenin otoritesi etrafında şekillenen bir anlam tarihine sahiptir. Ancak hemen her tanımında otoritenin belirleyiciliğinin öne çıktığı görülür. ‘16. yüzyıldan önce din kaynaklı bir sözcük olarak "kilisenin kurallarına göre yaşamayı seçmiş din adamı... kilisenin çıkardığı kural, kanun ve yönetmelikler..."; 16. yüzyıldan itibaren seküler kullanım alanına sahip olarak "ferman, kural, kanun, temel ilke, aforizma, bir konunun sistematik ve bilimsel sunuluşuna ilişkin prosedür, konunun otoritelerinin belirlediği kıstas ve kriterlere ilişkin yargılar" gibi anlamlar yüklenmiş, bir taraftan da "dine ilişkin kullanımını sürdürmüş ve Kilise'nin özgün kabul ettiği İncil metinleriyle, gene Kilise'nin Azizler arasına kabul ettiği yeni isimlerin eklenmesiyle oluşan kutsal metin ve kişilerin listesi olmuştur. Bugün 'edebî kanon' derken kastettiğimiz anlam da buradan türemiş olmalı: Herhangi bir otoritenin ya da otoritelerin kutsadığı iyi yazarlar listesi ve buna eklenecek isimlere verilen izin ya da onay."[2]

‘İyi yazarlar’ tanımlamasında, bir yandan söz konusu isimler kutsanırken bir yandan da gelecek kuşakların bu ‘iyi yazarlar’ gibi insanlar olması, bu ‘iyi yazarların’ temsil ettiği toplumsal durumun veya algının temsilcileri olması istenir. Edebî kanonda yapılmak istenen sadece estetik zevkin yönlendirilmesi değildir; bu estetik zevki taşıyacak insanı bir bütün halinde şekillendirmektedir. Jusdanis’in dikkat çektiği üzere, "Edebiyat kanonu bir anlatılar toplamı olarak, bir cemaatin üyelerinin ortak bağlarını anlamalarını sağlayan hikâyeler toplamıdır."[3] ‘Kanon’daki bu özellik, edebî alanda ‘ötekinin’ ortaya çıkmasını sonuç vermektedir. Bugüne kadar ki tecrübelere bakıldığında edebî kanonda ‘ötekine’ pek tahammül edilmediği, ‘iyi yazarlar’ listesinin çok katı kurallarla ve kalın çizgilerle belirlendiği fark edilir. Çünkü, ‘Kanonların bir ortak özelliği de çoğulculuğa tahammüllerinin olmamasıdır. Her kanon yeni bir kanonun çıkmasından hoşnut olmaz, eğer rakip bir kanon varsa bu kanonun güçlenmesini istemez. Onun güçlenmemesi için de bazı yollara başvurur.’[4]

Türk edebiyatında ilk örneklerini Tanzimat’ta gördüğümüz; ancak özellikle II. Meşrutiyet’in ardından ve Milli Mücadele dönemlerinde çok daha güçlü şekilde karşımıza çıkan edebî kanon, Cumhuriyet dönemiyle beraber inkılap kanonu olarak edebiyat dünyasına baştan sona tesir etmek ister. Bu süreçte bir yandan edebiyatçılara sipariş metinler kaleme aldırılmış, bir yandan da milletvekili yapılan edebiyatçılar aracılığıyla süreç tamamlanmaya çalışılmıştır. Dikkat çekici bir nokta olarak özellikle 1950’lere kadarki dönemde öne çıkartılan, edebî dünyanın temsilcileri olarak tanıtılan isimlerin çok büyük kısmının milletvekili olarak Meclis’te yer alması belirtilebilir. Siyasî yapının kanonik bir tavırla edebiyatı kuşatması şeklinde tanımlayabileceğimiz bu dönemde ders kitapları, bu tavrın uygulama alanı olur. Eserlerinden örnek alınan şahsiyetler, yer verilen metinler, metinlerin değerlendirilmesinde kullanılan kanonik dil hep siyasî arkaplan etrafında şekillenir.

1926’da temeli atılan Milli Talim Terbiye Dairesi’nin 1930’lardan itibaren belirlediği edebiyat ders kitaplarında Divan edebiyatı oranı gittikçe azalmıştır. Edebiyat ders kitaplarındaki ilk ciddi değişimin bu yıllarda gerçekleştiği söylenebilir. Yeni harflerin kabulünün ardından 31 Ekim 1929’da liseler için edebiyat müfredatı hazırlanmış, divan edebiyatının azalan yerini batı edebiyatı almaya başlamıştır. Bu dönem ders kitaplarını Saaddettin Nuzhet Ergun, Agah Sırrı Levend, Fuat Köprülü, İsmail Habib Sevük gibi önemli isimler hazırlasa da inkılap kanonundan azade kalamamışlardır. Kalmak isteyenler ise ciddi müdahalelere maruz kalmışlardır. İsmail Habib Sevük’ün Edebî Yeniliğimiz, bu kitap Nazım Hikmet’e yer yeren ilk eser olmasıyla da önemlidir,  adlı eserinin resmi makamların müdahalesiyle içeriğinin şekillenmesi tipik bir örnektir.[5] Bu müdahaleci tavır, ulusun inşasında ‘heyecanlı devirler’ olarak görülebilecek Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar sürmüştür. Millî Eğitim için ders kitabı hazırlamak isteyen hemen her yazardan duyabileceğimiz yakınmalar, edebiyat derslerinin bir toplum tasavvuru için ‘uygun alan’ olarak düşünülmeye devam ettiğini gösterir.

Yeni kurulan devletin Milli Marşını yazması ve dönemin edebî otoritelerince kabul edilen bir isim olmasıyla Mehmet Âkif’in ders kitaplarında genişçe yer alacağı varsayılabilir. Ancak yukarıda ortaya koyulmaya çalışılan ‘kanon zihniyeti’, Mehmet Âkif’i ‘iyi yazarlar’ listesinde pek görmemiştir. Görenler de onu olduğu gibi değil, yeni bir kimlik atfederek, ‘iyi yazar’ olma özelliklerini ona giydirerek kitaplarına dahil ederler.

Mehmet Âkif, ders kitaplarında daha ziyade Milli Edebiyat dönemi içerisinde ele alınmıştır. Onun Millî edebiyat akımına ne kadarıyla dahil edileceği ayrı bir tartışma konusu olsa da Talim Terbiye Kurulu’nun liseler için onayladığı ve Cumhuriyet dönemi edebiyatını da konu alan ilk kitap olan[6] Edebî Yeniliğimiz’de İsmail Habib Sevük’ün Mehmet Âkif değerlendirmesi, şairin Milli Edebiyata hangi bakış açısıyla dahil edildiği, genç kuşaklara ‘iyi yazar’ olarak hangi vasıflarıyla tanıtılmak istendiğini gösterir. İsmail Habib, Mehmet Âkif’in ‘din şairliğinin bayraktarı’ olarak değerlendirildiğini ancak bu tanımlamanın doğru olmadığını belirtir. Sevük’ün Mehmet Âkif algısı tam bu noktada ulusun inşasına evrilir ve bu inşa sürecine eklenir. Sevük, şairin ‘koyu bir Türkçü’ olduğunu belirterek bu yönünün ‘din şairliği’ vasfından daha önde ve çarpıcı olduğunu söyler: ‘En ilerideki Türkçülerimiz de dahil olarak Türk nazmına, hem de yabancı addedilen aruz gibi bir veznin içinde, hiç kimse onun kadar Türk şivesini koymaya, Türk hançeresinin sesini o vezinlerin mısralarına yerleştirmeye muvaffak olamadı.’[7] Bu değerlendirmelerde Mehmet Âkif’in neden ‘Türkçü’ sayıldığı hususu, belirgin değildir. Yazar, Türk kültürüne ve edebiyatına hizmetinden dolayı onu ileri Türkçülerden biri kabul eder. Tipik bir örnek olarak ele alabileceğimiz bu yaklaşımda, şaire ‘giydirilen’ bir kimlikten bahsedilebilir. Bir anlamda Mehmet Âkif, minder dışından mindere çekilmekte ve ‘aslında iyi şair’ olduğu söylenmek istemektedir. Ama bu ‘iyilik’ vasfı, şairin kişisel özelliklerinden veya edebî kimliğinden değil, inkılap kanonuna uygun olduğu varsayılan ‘özellikler’ sebebiyle atfedilmektedir. Yaklaşık 1950’lerin ortasına kadar kaleme alınan edebiyat ders kitaplarında Mehmet Âkif’in ya bu perspektiften ya da ‘Bayram’, ‘Süleymaniye Camiini Tasvir’, ‘Fatih Kürsüsünde’ gibi şiirlerle yer aldığı görülür. Bu şiirlerin yer verildiği eserlerde, şairin şahsiyeti, değer dünyası, şiirinin arkaplanı pek vurgulanmaz. Türkçe’yi kullanımı üzerinden ‘kurgulanan’ bir kimlik olarak karşımızdadır şair. Ancak bu Türkçenin de şairin gerçek dili olmadığı, bunun da kurgusal bir değerlendirme olduğu görülür.

Dikkat çekici bir nokta ise Demokrat Parti iktidarının ilk yıllarında şairin ders kitaplarında yer alma oranıdır. 1951 yılında yayınlanan Vasfi Mahir Kocatürk’ün üç ciltlik Metinlerle Türk Edebiyatı’nda sadece ‘Tilki ile Aslan’ isimli şiirine yer verilir ve didaktik şiirin temsilcisi olarak takdim edilir. Kitapta Mehmet Âkif’in ne edebî kimliğine, ne tarihî şahsiyetine ne de değerler sistemine değinilir. Aynı yıllarda lise üçüncü sınıflar için hazırlanan Abdurrahman Nisari’nin Metinle Türk Edebiyatı kitabında ise, şaire hiç yer verilmez. Nisar’nin bu kitabından dört yıl sonra yine lise üçüncü sınıflarda okutulmak üzere kaleme aldığı Metinle Türk Edebiyatı kitabında Âkif’in ‘Çanakkale Şehitlerine’ başlığıyla bilinen şiirine yer vermesini, Demokrat Parti’nin siyasal etkisine bağlamak her ne kadar ‘aşırı yorum’ gibi dursa da bir yazardaki bu dönüşümde siyasal havayı göz ardı etmek de mümkün değildir.  Bu dönem kitaplarında Mehmet Âkif’in düşünce dünyasına değinilmediği gibi özellikle Milli Mücadelede oynadığı role yer verilmemesi dikkati çekicidir. Oysa, hususen 1950’lere kadarki edebiyat ders kitaplarında şair ve yazarların ‘iyilik’ vasıflarında Türk milli mücadelesinde oynadıkları rol veya bu mücadeleyi aktarma biçimlerine özel bir vurgu yapılır. Mesela, İsmail Habib, Edebî Yeniliğimiz’de Falih Rıfkı Atay’ın Ateş ve Güneş eserini, ‘Uzun ve nihayetsiz bir cehennem gibi serilen Sina çöllerinde Türk’ün hudutsuz kahramanlığını evvela o eser anlattı.’[8] cümleleriyle değerlendirir. Gerek I. Dünya savaşı yıllarını gerek Milli Mücadele’yi ele alma oranı ve biçimi bakımından mukayese yapıldığında Mehmet Âkif’in hayli önde ve farklı olduğu rahatlıkla anlaşılmaktadır. Her şeyden önce İstiklal Marşı, bu dönemin toplayıcı metni olarak ele alınması gerekirken adeta yok sayılmaktadır. İstiklal Marşı’nı tahlil eden, Türk milletinin tarihi karşısında tuttuğu yere değinen, edebî ve estetik değeri üzerinde durulan herhangi bir değerlendirmeyle karşılaşılmaz.

Mehmet Âkif’in sadece birkaç şiirine yer vermekle kalmayıp onun şahsiyeti üzerinde de duran ancak bu şahsiyeti inkılap kanonu etrafında değil, şairin taşıdığı gerçek değer dünyası üzerinden anlatmaya çalışan ilk kitap olarak Nihat Sami Banarlı’nın 1956 yılında yayınlanan Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı kitabını görürüz. Banarlı, cumhuriyet dönemi ders kitaplarında ilk defa Mehmet Âkif’i, ‘vatan ve iman şairi’ olarak değerlendirir. Banarlı’nın bu vurgusu, çok ciddi bir kırılmayı haber vermektedir. Mehmet Âkif ilk defa şiirini var eden değer sistemiyle söz konusu edilmekte, mevcut kanona eklenmeye çalışılan veya bu kanon üzerinden tanımlanan bir şahsiyet olarak değil, Müslüman kimliğiyle Müslümanların mücadelesinde yer alan bir isim olarak anlatılmaktadır. Örneğin Banarlı, Hakkın Sesleri’nin, ‘Müslüman milletlerin birbirlerine sarılarak bir bütün teşkil etmeleri ve birlikte yükselmeleri idealini’ anlattığına dikkati çeker.[9] Edebiyat kitaplarında ilk defa şairin Müslüman kimliğine değinilmekte ve Müslümanların meseleleriyle meşgul olmasına vurgu yapılmaktadır. Artık Âkif’in resmi inkılap kanonunun dışına yavaş yavaş çıkmaya başladığı görülür.

Siyasi alandaki değişimler, edebiyat kitaplarına doğrudan tesir etmiş, bu tesirin en bariz görüntülerinden biri de Mehmet Âkif üzerinde gözlenmiştir. Demokrat Parti’nin ikinci döneminde Banarlı vasıtasıyla Müslüman kimliğiyle milli duyarlılığının harmanlandığı, milli mücadelede oynadığı role yer verildiği görülürken 27 Mayıs darbesinin ardından yeniden 1950’lerin öncesindeki bir tablo karşımıza çıkar. 1970’lerin ortasına kadar sürecek bu algı döneminde Mehmet Âkif yine Safahat’tan alınan birkaç şiiriyle yer almakta, şahsiyeti etrafında değerlendirmelere pek yer verilmemektedir. Bu dönem ders kitaplarında şair, üsluptan ve kendisine ayrılan yerden anlaşıldığına göre ‘iyi yazarlar’ arasında pek görülmemektedir. Mesela, Banarlı yine ilk defa olarak şairin Milli Mücadeledeki duyarlığına vurgu bağlamında ‘Bülbül’ şiirine yer vermekte ve şiirin Milli Mücadele tarihi içerisindeki anlam dünyasına eğilmektedir. Ancak devam eden dönemde bir çok kitapta ‘Bülbül’e veya onun Milli Mücadelede oynadığı role, duyduğu hissiyata değinene bunun vurgusunu yapan metinlere yer verilmediği gibi İstiklal Marşı’na dahi yer verilmemiştir. Bu dönemde yine istisna olarak 1965 yılında Özdemir Sarıca, Mahir Ünlü ve Ömer Özcan tarafından hazırlanan Türk Dili ve Edebiyatı kitabında ‘Bülbül’ şiirine ve ‘Çanakkale Şehitlerine’ yer verilir ama Banarlı’nın dikkat çektiği anlam dünyasına pek değinilmez. Yasal bir zorunluluk olmadığı anlaşılan bu dönemde, Mehmet Âkif denince akla gelmesi gereken, ondan öte gelecek nesillere aktarılacak ilk metin olması gereken İstiklal Marşı’na yer verilmemesi, Âkif karşısında geliştirilen algının çok tipik bir yansımasıdır.

Mehmet Âkif’i Cumhuriyet döneminde, son yılları istisna tutarsak, onun edebiyat tarihlerini işgal eden herhangi bir şair olmaktan öte milletinin tarihinde tuttuğu yerle ele alan ve tahlil etmeye çalışan en kayda değer çalışma Mehmet Kaplan tarafından hazırlanan Edebiyat adlı ders kitabıdır.[10] Devrin yönetimi tarafından kısa süre sonra ders kitabı olma vasfı elinden alınan kitapta, Mehmet Âkif’in İstiklal Marşı’ndan, Çanakkale Şehitlerine, Süleymaniye Kürsüsünden şiirine değin şairin edebî dünyası kadar değer sistemini, inanç dünyasını ve milli kimlikte bir değer olarak anlamı üzerinde genişçe durulur ve diğer şairlerden farklı olarak milli kimliğin yapıcı bir unsuru olduğu hususuna vurgu yapılır. Kaplan’ın Âkif için yaptığı değerlendirmeler, o güne kadar etrafında inşa edilmeye çalışılan kanonun hayli dışındadır.

1980’lerden sonra kaleme alınan kitaplarda ise Mehmet Âkif’in yine siyasî yapının karakterine bağlı olarak 1950’lerin ortasında karşılaştığımız algısına benzer biçimde değerlendirildiği ve ders kitaplarına taşındığı görülür. Âkif’le ilgili ‘milliyetçi-muhafazakar’ kimlik vurgusu dikkati çeker. Şairin hem dini değer dünyası hem millî değer dünyası öne çıkartılır. Bu dönemde yine Âkif’i kayda değer bir dikkat ve ilmi hassasiyetle ele alan kitap olarak Orhan Okay editörlüğünde hazırlanan eser gösterilebilir.[11]

1990’ların sonuna kadar süren bu algıyı ‘28 Şubat Süreci’ kesintiye uğratır. Bu dönemde ders kitapları, siyasî havanın uzantısı olarak daha belirgin bir toplum mühendisliği misyonuyla ‘görevlendirilir.’ İstiklâl Marşı’nın yerine ‘Onuncu Yıl Marşı’nın geçmesinin tartışıldığı bu yıllarda Âkif’in dinî vurgusundan rahatsız olunduğu belirgindir. Günümüzde ise Mehmet Âkif daha geniş olarak yer almakta, daha fazla şiirine yer verilmektedir. Ancak bu yer alış biçiminin ve Mehmet Âkif’in okullarda resmi programlar çerçevesinde anılma programlarının onu ne kadar yeni kuşakların gündemine sunduğu tartışılmalıdır. Yaklaşık seksen yıllık süreçteki edebiyat ders kitaplarını konu alan incelememizde gördüğümüz, Âkif’in bu tarihsel süreçte, son dönemlere kadar büyük bir kanonik tavra muhatap kaldığı, ötekileştirilerek ‘iyi yazarlar’ listesine alınmadığı, vaziyeti kurtarma şeklinde ifade edebileceğimiz bir çabayla eserlerde yer verildiği, Nihad Sami Banarlı, Mehmet Kaplan gibi isimlerin şaire yönelik bu kanonik tavrı delmede önemli katkıda bulunduğu; son dönemde ise bu tavrın büyük oranda kaybolduğu görülür. Ancak 2007 yılında bir araştırmacının dikkat çektiği husus, bu tavrın tümüyle yok olmadığını da göstermektedir. Her yıl milyonu aşkın öğrencinin girdiği üniversite sınavında 1976’dan 2007 yılına kadar Mehmet Âkif’le ilgili sadece bir soru sorulmuş, İstiklal Marşı’nı veya Safahat’ı konu alan herhangi bir soru ise sorulmamıştır.[12] Anlaşılan odur ki Mehmet Âkif, yeni bir ulusun inşasında pek de ‘uygun malzeme’ olarak görülmemiştir.

Sonuç

Mehmet Âkif, edebiyat tarihinin herhangi bir ismi değildir. O, Milli Mücadelede oynadığı rol, kaleme aldığı İstiklal Marşı ile bir ‘değer sistemi’nin de temsilcisidir. Bir şairin siyasî yapının aktüel geçiciliği veya tasavvurları içerisinde ‘malzeme’ olarak görülmesi doğru olmadığı gibi siyasî gerekçelerle bir şairin genç kuşaklara takdiminde tasarruflarda bulunulması da doğru değildir. Âkif’in temsil ettiği ‘değer sisteminin’ aktüel siyasî mülahazaların üstünde olarak millî benlik tesis edilmesinde, ferdin şahsiyetini bulmasında bir fonksiyona sahip olabilmesi, onun başta ders kitapları olmak üzere yeni nesillere tanıtılmasıyla ilgilidir. Bu çerçevede Türkiye’de yapılan faaliyetleri ve yapılması gerekenleri özetle şu şekilde toplamak mümkündür:

İnceleyebildiğimiz kadarıyla Âkif genç kuşaklara tanıtılırken ihmal edilen noktalar olarak şunlar kaydedilebilir:

1- Öncelikle Mehmet Âkif’i konu alan hemen her hatıranın ortak noktası, onun şahsiyetidir. Orhan Okay’ın tanımlamasıyla Mehmet Âkif, ‘bir karakter heykelidir.’ Ancak cumhuriyet tarihi içerisinde hazırlanan kitaplarda, günümüzdekiler de dahil, şairin bu yönüne neredeyse değinilmemektedir. Oysa medeniyetimizde bilim, maddi bir unsur olarak bilgiyi iktisap etmekten önce ahlaklanma sürecidir. Genç kuşakların ahlaklanması sürecinde edebiyat tarihimizden önlerine koyulabilecek isim denilince akla ilk gelenlerden biridir Mehmet Âkif.

2- Mehmet Âkif, edebiyat tarihinin herhangi bir figürü değildir. O, şiiriyle de hayatıyla da bir değer sisteminin ve medeniyet tasavvurunun üzerinde yükselir. Ders kitaplarında bu yön üzerinde de neredeyse durulmamaktadır. Her büyük sanatkarın kaleme aldığı metinler, anlam tabakalarıyla genişler. Bir bütün olarak şahsiyet, bu katmanlara vakıf olduğumuzda kavranabilecektir. Âkif’le ilgili yapılan değerlendirmelerin, alınan örneklerin büyük kısmı onu, şiirinin birinci anlam katmanından ibaret bir şahsiyet olarak sunar ki bu, Âkif’in şahsiyetini bulduğu, şiirinin anlam dünyasını devşirdiği dünyayı bilmeden onu sadece şiirle meşgul bir isim haline indirgemek olacaktır.

3- Âkif’le ilgili dikkat çekmek istediğimiz diğer bir eksiklik, okullarda Mehmet Âkif için yapılan etkinlikler hususundadır. 2008 yılında yayınlanan bir yönetmelikle Mehmet Âkif’in okullarda coşkulu şekilde anılması, çeşitli etkinliklerle anlaşılması istenmiştir. Ancak ister bu yönetmeliğin gereği olarak ister bu yönetmelikten bağımsız olarak Âkif’e duyulan sevgi sebebiyle yapılan etkinliklerin büyük kısmında şair, basmakalıp ifadelerle değerlendirilmekte, dünyasını anlama yönünde ciddi bir gayret gösterilmemektedir. En tipik yansımasını küçük yaştaki çocuklara İstiklal Marşı’nın ezberletilerek okutulması ve bunun karşısında duygu coşkunluğu yaşanmasında gördüğümüz duygusal tavır, şairi adeta bir tabloyu tasvir eder gibi anlamaktadır. Oysa tasvir etmek başka, anlamak başkadır. Böylesi daha ziyade hissi tavırlar etrafında gelişen anma etkinlikleriyle Mehmet Âkif’in bir kavrama dönüştürüldüğü söylenebilir. Kavramlar, bir meseleyi irdelememiz için anahtar vazifesi görür ama kavramı devamlı olarak tasvir etmekle yetinip anlama çabası içine girmediğimizde etrafında bir takım kanonik görüntüler oluşacak ve özünden uzağa düşmemiz söz konusu olacaktır. Bu sebeple yapılması gereken Mehmet Âkif’in ders kitaplarında genişçe yer almasına paralel olarak başta İstiklal Marşı olmak üzere onun dünyasını kavramaya yönelik çalışmalar yapılmalıdır.

KAYNAKLAR

BAKİ, Elif, Ulusun İnşası ve Resmi Edebiyat Kanonu, Libra Kitapçılık ve Yayıncılık, İstanbul, 2010

BANARLI, Nihat Sami, Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı 3, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1955

ÇIKLA, Selçuk, ‘Türk Edebiyatında Kanon ve İnkılâp Kanonu’, Muhafazakar Düşünce, nu: 13-14, 2007

JUSDANIS, Gregory, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür -Milli Edebiyatın İcadı-, Metis Yayınları, İstanbul, 2008

KAPLAN, Mehmet, Lise Edebiyat, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1977

NİSARİ, Abdurrahman, Metinle Türk ve Batı Edebiyatı, İnkılap Yayınevi, İstanbul, 1957

OKAY, Orhan, Cemal Kurnaz, Yavuz Akpınar, Nurettin Albayrak, Kredili Sisteme Göre Lise Edebiyat, Ülke Yayınları, Ankara, 1992

PARLA, Jale, ‘Edebiyat Kanonları’, Kitaplık, nu: 68, 2004 

SEVÜK, İsmail Habib, Edebî Yeniliğimiz, Devlet Matbaası, 1932

YEŞİL, Kamil, ‘Mehmet Âkif’e Tavır (mı)’, Türk Edebiyatı, nu: 425, Mart 2009



[1] Yard. Doç. Dr., Yıldız Teknik Üniversitesi

[2] Jale Parla, ‘Edebiyat Kanonları’, Kitaplık, nu: 68, 2004

[3] Gregory Jusdanis, Gecikmiş Modernlik ve Estetik Kültür -Milli Edebiyatın İcadı-, Metis Yayınları, İstanbul, 2008, s. 76 

[4] Selçuk Çıkla, ‘Türk Edebiyatında Kanon ve İnkılâp Kanonu’, Muhafazakar Düşünce, nu: 13-14, 2007, s. 51

[5] Ayrıntılı bilgi için bkzn. Elif Baki, Ulusun İnşası ve Resmi Edebiyat Kanonu, Libra Kitapçılık ve Yayıncılık, İstanbul, 2010,  s. 19-21

[6] Elif Baki, a.g.e., s.71

[7] İsmail Habib Sevük, Edebî Yeniliğimiz, Devlet Matbaası, 1932, s. 363

[8] İsmail Habib Sevük, Edebî Yeniliğimiz, s. 500

[9] Nihat Sami Banarlı, Metinlerle Türk ve Batı Edebiyatı 3, Remzi Kitabevi, İstanbul, 1955

[10] Mehmet Kaplan, Lise Edebiyat, Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1977

[11] Orhan Okay, Cemal Kurnaz, Yavuz Akpınar, Nurettin Albayrak, Kredili Sisteme Göre Lise Edebiyat Ülke Yayınları, Ankara, 1992 

[12] Kamil Yeşil, ‘Mehmet Âkif’e Tavır (mı)’, Türk Edebiyatı, nu: 425, Mart 2009

tybbl

Telefon: 0312 232 05 71 - 72

Adres: Sümer 1. Sok. No:11 Kızılay/Ankara

E-posta: tyb@tyb.org.tr